Ölüme dair - Türker Alkan

e-Posta Yazdır PDF

İngiltere’de felçli bir adam kendisini öldürerek yaşadığı çekilmez hayata son vermek ve intihar sürecini televizyonda yayımlatmak istedi ve tartışma çıktı: ‘Ötanazi’yi, yani artık yaşaması eziyete dönüşmüş bir insanın kendisini öldürmesini televizyonda yayımlamak gerçekten ahlaka aykırı bir iş midir?
Tartışmalı bir konu. İntiharı iyi ve normal bir eylem gibi sunmak pek çok kişinin aklını karıştırabilir ve toplumdaki intihar eğiliminin artmasına neden olabilir. Ama öte yandan bütün toplumlarda ‘intihar’lara rastlıyoruz. Dinlerin çoğunda (bu arada Müslümanlıkta da) günah olması intiharları engellemiyor.
Ölüm gerçekten korkunç bir şey midir? Ölümle karşılaşan, hatta bir süre için kalbi duran kişilerin hemen hepsinin söylediği bir şey var: “Ölüm hiç de acı veren  korkunç bir şey değil” diyorlar. Ölenlerin yüzlerinde de genellikle huzurlu, mutlu bir ifadenin bulunduğu söylenir. Benim yakından gördüğüm tek ölü yüzündeki yarım kalmış bir tebessümü hiç unutamam. Ölen (kalbi duran) sonra ölmekten vazgeçerek geri dönen Metin Münir de ‘öte âlemi’ anlatmaya çalışırken ‘İçinde kötü ve huzursuzluk veren tek bir sözcüğün bile bulunmadığı
bir sözlük gibi,’ betimlemişti ölümü.
Bizim kültürümüzde ‘ölüme meydan okuma’ var. Özellikle de ‘vatan uğruna’ veya ‘namus uğruna’ olursa. Son günlerde sık sık işitir olduk: “Vatan için öldü oğlum, feda olsun!” Ama herkes aynı kanıda değil. Vicdani retçiler, “Bizim canımız kıymetli, vatan uğruna da olsa ölmeye ve öldürmeye razı değiliz” diyorlar. Böyle düşünenler belli ki Namık Kemal’in ünlü dizelerine katılmıyor, “Altı da üstü de birdir yerin/Arş yiğitler vatan imdadına” diye düşünmüyor.
Onlara göre yerin üstü, yerin altından daha güzel olmalı.
İki konu vardır ki insanı çok meşgul eder: Yaşam (cinsellik, eros) ve ölüm. Çekilen filmlerin, yazılan romanların, şiirlerin çok büyük kısmı bu iki konuyla ilgilidir. Fakat bu sanat eserleri de ölümü her zaman olumsuz biçimde göstermez. Yahya Kemal değil miydi “Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde/Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter./Ve serin serviler altında kalan kabrinde/Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter” diye tasavvuf ehlinin ölüme bakışına alkış tutan?
Ama aynı zamanda “Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan/Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan/Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece” diyerek bu konudaki kuşkusunu belli eder.
En büyük mutasavvıflardan olan Yunus Emre bile zaman zaman ölüme kuşkuyla bakmaz mı: “Bir garip ölmüş diyeler üç gün sonra duyalar/Soğuk su ile yuyalar şöyle garip bencileyin.”
Ve Turgut Uyar bir Osmanlı kadınının ölüşünü şöyle resmeder: “daha önce hiç ölmedim temmuzum ve incirlimle/göksuyu ışıklarla teşrif ettiğimiz akşam/ne zaman gülüm solar ne zaman deniz ne zaman akşam/ne zaman gemilerdi ne zamandı paşa kocam/artık başucum dinlendirir bir şamdanın süsünü/söyle ey göksu akşamı hafız burhan ölüm
ne zaman/mevlûtlar okunur dalgalar kalır bir geminin ardından/öldüm ben saffet hanımefendi salihat-ı nisvandan.”
Ama aceleye gerek yok. Bu büyük sırrı bir gün nasıl olsa çözeceğiz. Hepimiz.

Kaynak: Radikal

 

Mesaj eklemek için yetkiniz bulunmamaktadır...

Zihinsel engelli kızların kısırlaştırılmasını doğru buluyor musunuz?
 
engelli_54.jpg