İtirazımız isyanımızdır

e-Posta Yazdır PDF
İtirazımız isyanımızdır     

25 Kasım; Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’dür. Her 25 Kasım’da bu şiddeti dile getirir ve teşhir ederiz: Ancak biliriz ki, bu kirli ve çürümüş düzen sürdükçe yara kanamaya devam edecektir. Bu nedenle, her 25 Kasım’da sesimizin daha gür çıkması, her gün mücadele çağrımızın hayatı kuşatması gerekmektedir. Şiddete uğramış kadın mağdurların kendini suçlu hissetmesinin önüne geçebilmek için ortak bir ses olmanın, itirazı isyana dönüştürmenin önemi büyüktür. “Kadınların tarihi, her şeyden evvel baskı altına alınışlarının ve bunun gizlenişinin tarihidir” der, Andree Michel. Şiddet ve baskı, kadınlık tanımının içine içselleşmiş durumdadır. Bilindiği gibi, şiddetin kaynağı; cinsler özelinde güçlünün güçsüze iktidarını kabul ettirmek, sürdürmek veya perçinlemek amacı ile uyguladığı her türlü baskıdır. Kadına yönelik şiddet diğer şiddet ve tahakküm biçimleriyle iç içe geçerek her toplumsal evrede kendini yeniden üretmektedir. Bu nedenle, cinsiyetçi ataerkil bir tahakküm biçiminin kurucu unsuru olarak kadına yönelik şiddet, ne mevcut diğer tahakküm biçimlerinden soyutlanabilir ne de onlara indirgenebilir. Bu şiddet biçimlerinin hepsi, bir arada veya teker teker ailede, işte, sokakta kısaca tüm toplumsal yaşamda veya devletin kadınla ilişkisinde doğrudan gerçekleşebilir.

Kadına yönelik şiddette; fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik zor kullanma iç içe geçmiştir. Aile içi şiddet ise evlilikte fiziksel zor kullanma, baskı kurma, ırza geçme, ensest, kız çocuklarının küçük yaşta evlendirilmesi ve ayrıca zorla evlendirme gibi biçimler alabilir. Cinsel tacizden tecavüze uzanan cinsel şiddet biçimlerine, gelenek ve göreneklerden kaynaklanan ve coğrafyamızda sık görülen namus cinayetleri gibi şiddet biçimleri eklenebilir. Devletin ilişkili olduğu şiddet biçimlerinin en bilineni ise gözaltında yaşanan tecavüzler ile bir kirli savaş yöntemi olarak, taciz ve tecavüzlerdir. Dünyada her yıl en az 3,5 milyon kadının şiddete maruz kaldığı bilinmektedir. Her 23 saniyede bir kadın tecavüze uğramaktadır Türkiye’de; kadınların yüzde 79’u fiziksel şiddete, yüzde 52’si sözel şiddete, yüzde 29’u duygusal şiddete, yüzde 18’i ise ekonomik şiddete maruz kalmaktadır. Türkiye’de, evliliklerinin ilk 3 yılında üniversiteli kadınların yüzde 73’ü, gecekonduda yaşayan kadınların yüzde 90’ı şiddete maruz kalmaktadır. Türkiye’de erkeklerin yüzde 45’i, kadının kendisine itaat etmemesi halinde “dövme hakkı” bulunduğuna inanırken, yüzde 23’ü de eşine “tecavüz” etmektedir. Şiddet gören kadınların yüzde 80'i, şiddetle ilgili olarak hiçbir şey yapılamayacağını düşünmektedirler. Üstelik, şiddete maruz kalan bu kadınların neredeyse yarısı da, erkeğin bu konuda haklı olduğuna inanmaktadır.

Uluslararası Af Örgütü, yayınladığı son raporlardan birinde kadına yönelik şiddetin yaşamın her alanında dehşet verici oranda arttığını açıkladı. Dünyada her 3 kadından birine tekabül eden 1 milyara yakın kadının dövüldüğü, her 5 kadından birinin seks yapmaya zorlandığı veya taciz ve şiddetin bir başka şeklini yaşamak zorunda bırakıldığı belirtilen raporda, bu şiddeti yaratanların da genellikle kadının yakınındaki erkekler ya da aile bireyleri olduğu kaydedildi. Her yıl, yaşları 5 ile 15 arasında değişen 2 milyona yakın kız çocuğunun fahişeliğe zorlandığı ve kadınların fuhuşa zorlanmasıyla ortaya çıkan ticaretin boyutunun yılda 7 milyar dolara kadar yükseldiği belirtilmektedir.

Kadına yönelik şiddetin en yoğun yaşandığı süreçlerden biri de hiç şüphe yok ki savaşlardır. Çok iyi bilindiği gibi hemen hemen her kültürde, kadınların erkeklerin mülkü olduğu düşünülür. Bu yüzden, bir kadın tecavüze uğradığında, bu, erkeğinin erkekliğine fiili bir saldırıdır. Bu fikir yürütmeyi kullanırsak, kadınlar belli bir kültürün, etnik grubun ya da ülkenin erkeklerinin onuruna saldırmak adına savaşın hedefi haline gelir. Bu nedenlerden ötürü, tecavüz ve kadına yönelik cinsel saldırının diğer biçimleri her zaman savaşın veya çatışmanın bir parçasıdır. Kadına yönelik tecavüz ve taciz, savaşın ikincil hasarları arasında görülür.

Kadınlar saldırılabilecek, çalınabilecek ve leke sürülebilecek mülk olarak varsayıldıklarında, düşmanı kadınlaştırmanın ve küçük düşürmenin bir aracı haline gelir. Kadına yönelik şiddetin pek çok türü, sivil nüfus ve çatışma sonrası durumlar üzerindeki dolaylı etkisi de dâhil olmak üzere, militarizm tarafından azdırılır. Bunlar şöyledir: Hem ordu içinde hem de sivil nüfusa karşı tecavüz/cinsel saldırı ve taciz, ev içi şiddet, fuhuş, pornografi ve kadın ticareti. Pornografi ve fuhuş, her zaman için askerlerin gayri resmi bir şekilde onaylanmış eğlence biçimidir. Bu yüzden fuhuş militarizmden ayrı düşünülemez.

Eğer coğrafyamızdan örneklersek; 30 yılı aşkın süredir yürütülen kirli savaş koşullarında, Kürt kadınları şiddete maruz kalmış, faili meçhul cinayetlerde eşini ve hayatını kaybetmiştir Yerinden yurdundan edilmiş, gözaltında işkence görmüş, cinsel taciz ve tecavüze uğramıştır. Tecavüz sonucu hamile kalmış, doğurmak zorunda kalmış, hamile iken öldürülmüş, uğradığı şiddet sonucu intihar etmiş veya intihara zorlanmıştır. Batman’da yaşanan intihar vakaları, dinsel ve ataerkil baskı yanında kirli savaşın getirdiği bir sonuçtur. Kürtlerin yoğun yaşadığı illerde artan ve el altından desteklenen fuhuş sektörü kirli savaşın bir parçası sayılmalıdır. Kürt kadınları hem cinsel hem ulusal baskıyı aynı anda yaşamaktadır. Köy meydanlarında ölüsü ve dirisi ile çırılçıplak dolaştırılarak teşhir edilen de bu kadınlardır, töre adına burnu kesilen ve öldürülen de.

Türkiye’de kadınlar, ailenin bir parçası, çocukların annesi, bir erkeğin karısı veya birinin kızıdır ama bağımsız bir birey değildir. Kendi bedeni üzerinde söz hakkı olmayan kadınlar ailenin namusu ile özdeşleştirilmiştir ve kendisinden mutlak itaat beklenmektedir. İtaat ettiği sürece sorun yoktur. Başkaldırdığı zamansa en temel hakkı olan yaşam hakkı dahi elinden alınmakta “namus” veya “töre cinayetinin” kurbanı olmaktadır. Namus ve kadın cinselliğinin özdeşleştirilmesinin bir sonucu da bekâret kontrolüdür. Namus, temizlik kavramını da kapsadığından ve önce aileye, sonra kocaya ve daha sonra devlete ait olan kadın bedeni meta değişimi sırasında “temiz” ve “el değmemiş” olmalıdır. O nedenle temizliğinin, bekâretinin sıkı koruma altında olması gerekir. Kadın eğer bakire değilse ailenin namusu kirlenmiştir, “mal” defolu çıkmıştır. Bu nedenle, evlenme vaadi ile kızlık bozmak suçtur ama, kızlığı bozan kızlığı bozulan ile evlenirse ceza verilmez. Olayın kadın mağdurunun bu konudaki iradesinin önemi yoktur.

İnternet sitesi Bianet, 10 Nisan-7 Kasım 2008 tarihleri arasında medyada toplam 167 adet kadına yönelik şiddet haberi saptamış. Yaşananları anlamak için haberlerden yapılan bir seçmeye bakmak yeterlidir. Kadınlar kendi babası, oğlu, dayısı, kuzeni, eniştesi veya erkek kardeşi tarafından; evden kaçtığı, karın ağrısı şikâyetiyle gittiği doktorda 8,5 aylık hamile olduğu ve dayısının tecavüz ettiği anlaşıldığı için şiddet görmektedir. Evini satmaya yanaşmadığı, kızına kot pantolon giydirttiği, üvey babasının tecavüzü sonucu bebek doğurduktan sonra başka bir erkekle yaşamayı kabul etmediği ve seks işçisi olmak istemediği için kendisine şiddet uygulanmaktadır. Kadın boşanarak geldiği ‘baba evi’nde babasının tecavüzüne uğramaktadır. Kadınlar, yaşı 12 yada 65 de olsa kendi ailesindeki bireyler tarafından bıçaklanarak, öldürülerek, tecavüz edilerek, hastanelik olacak kadar dövülerek, üzerine kaynar su dökülerek, tehdit edilerek şiddet görmektedir. Vakit Yazarı Hüseyin Üzmez’in bir kız çocuğuna yönelik belgeli ispatlı tacizi ve düzmece bir raporla salıverilmesi ise düzenin kadına yönelik tavrının ve dinci gericiliğin ikiyüzlü ahlakının tipik bir tezahürüdür.

Öte yandan medya, kadının insan olarak haklarını tümüyle ihlal eden bir tutum içerisindedir. Artan teşhir, magazinleştirme, cinsiyetçi ön yargıları yineleme ve pornografi üretimiyle tüm kadınların bedensel, zihinsel ve duygusal bütünlüğüne zarar vermekte kadınlara yönelik suçların artmasında da etken olmaktadır. Bu haliyle, kadına yönelik şiddetin bir unsuru durumundadır. Medya, cinsiyetçi haber/sunum diliyle, özel hayatı teşhir etmekte ve toplumu bir röntgenci kadınları da teşhirci pozisyonunda değerlendirmektedir. Tecavüz suçu söz konusu olduğunda daha çok suça maruz kalan kadını cinsiyetçi önyargılarla yargılamaya kalkmakta, kadınlara yönelik suçların aktarılmasında reyting kaygısı tek ölçüt olmaktadır. Zaten toplumda genel olarak kadına karşı kullanılan dil sorunludur ve şiddet, dille de içselleşmiş durumdadır.

Kadına karşı şiddet, kadına karşı ayrımcılığı kurumsallaştıran ataerkil ilişki sistemini sürdürmede başvurulan evrensel bir araç olagelmiştir. Kadınların, kendi yakınları tarafından dayak, tecavüz, işkence, öldürme gibi fiillere maruz bırakılmaları yakın zamana kadar özel yaşam ve aile mahremiyeti içinde algılandığı için insan hakları mücadelesinin dışında kalmıştır. Şiddetin kadın mücadelesinin konusu olmasıyladır ki, anlayışlar ve yasalar düzeyinde bazı gelişmeler sağlanmıştır.

Kadına yönelik şiddet, egemen ilişkilerin temelinde yatan eşitsizliklerle ilişkilidir. Ve diğer hak ve özgürlüklerin ihlalinin bir sonucu olarak evde/sokakta; savaşta/barışta; devletin ya da özel aktörlerin elinde sürdürülmektedir. Bu nedenle, kadınların yürüttüğü mücadele çok yönlü olmak durumundadır. Kadınlara yönelik şiddete karşı yürütülen mücadele, kadınları ikinci sınıf insan olarak örgütleyen ve onları metalaştırıp şiddetin nesnesi haline getiren kapitalist/ataerkil düzene olduğu kadar, onun bir sonucu olan militarizme ve şovenizme de yönelmelidir. Çünkü militarizm, insanların şiddeti ve ataerkini norm olarak kabul ederek toplumsallaşmasında en etkili rollerden birine sahiptir. Ve dışarıdaki militarizm her zaman içeride ev içi şiddeti doğurmaktadır. Irak’tan Afganistan’a, Filistin’den coğrafyamıza oradan ABD’ye mücadeleyi ortaklaştıran bir gerçektir bu.

Kapitalizme ve emperyalizme karşı devrimci mücadeleyle birleştirilmediğinde, haklar düzeyinde her kazanım geçici ve eksik kalacaktır. Ancak bu mücadelede de; “Şimdi değilse ne zaman” demek çok yaşamsaldır. Kadınların şiddete karşı çıkışını somut örgütlenmelere dönüştürmek gerekmektedir. Öte yandan, şiddet mağduru kadınlara fiziksel, psikolojik ve ekonomik destek sağlanabilmesi için kurumsallaşma şarttır. Kurumsallaşma ve sosyal güvence talebi, hak mücadelesinin bir parçası olmalıdır. Kuşkusuz öncü devrimci kadınların, düzenle kavgalarında geleneksel bilinç biçimlerinin geriye çekici rolü konusunda yeterli pratiği vardır. Kavganın içinde, gündelik ve kolektif yaşamda kadına yönelik şiddetin her belirtisine karşı bilinçli tavır alış, mücadelenin niteliğini yükseltilmesine olduğu kadar toplumsal bilincin dönüştürülmesine de hizmet edecektir.

Işık Kutlu'nun Atılım gazetesinin 234. sayısında yayınlanan köşesidir.
 

Mesaj eklemek için yetkiniz bulunmamaktadır...

Zihinsel engelli kızların kısırlaştırılmasını doğru buluyor musunuz?
 
engelli_32.jpg